Feyza Hepçilingirler

Ayvalık’ta doğdu (26. 1. 1948). İlkokulu ve ortaokulu Ayvalık’ta, liseyi İzmir Kız Lisesi’nde okudu. İstanbul Yüksek Öğretmen Okulunu ve İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirdi (1971). İzmir Kemalpaşa ve İzmir Karataş liselerinde edebiyat öğretmeni ve Dokuz Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesinde öğretim görevlisi olarak çalıştı. Şu anda Yıldız Teknik Üniversitesi’nde öğretim görevlisidir. Bir oğlu ve bir kızı var. Yazmaya, okul yıllarında (1963) Feyza Baran adıyla ve İzmir’de kimi dergilerde yayımlanan şiirlerle başladı. 1979 yılında Kültür Bakanlığının açtığı Çocuk Yapıtları Yarışmasında ‘Yanlışlıklar’ adlı oyunuyla Başarı Ödülü, 1981′de Akademi Kitabevi Yarışmasında ‘Sabah Yolcuları’ adlı dosyasıyla Öykü Birincilik Ödülü kazandı. ‘Eski Bir Balerin’ adlı kitabıyla Sait Faik Hikâye Armağanını (1985), ‘Potluğu Gidermek’ adlı öyküsüyle Yunus Nadi Armağanı Öykü İkincilik Ödülünü (1989), ‘Ne Güzel Ölmüştüm’ adlı öyküsüyle Borski Grümen (Balkan Yazarlar Karşılaşması) Ödülünü (1991), ‘Savrulmalar’ adlı öykü kitabıyla da Sedat Simavi Edebiyat Ödülünü (1997) aldı. Öyküleri Fransızca, Almanca, İngilizce, Sırp – Hırvatça ve Slovence’ye çevrildi. Öykülerinden bir seçki “Die Hochzeitsnacht” adıyla Almanya’da yayımlandı. Türkçenin yanlış ve kötü kullanımını eleştirdiği Türkçe “Off” adlı kitabıyla büyük ilgi uyandırdı. Bu kitap üst üste 37 baskı yaptı. Kimi dergilerde zaman zaman (Varlık, Evrensel, Düşler Öyküler, Milliyet Sanat), kimi dergilerde sürekli (Yaşasın Edebiyat, Öküz, E, Hayvan) yazdı; Siyah Beyaz, Yeni Gündem gibi gazetelerde köşe yazarlığı yaptı. Şu anda da zaman zaman çeşitli gazete ve dergilerde yazmakta.

 

 

Bu yaz babaannesiyle birlikte önden gidememiş olması canını sıktı sıkmasına ama evde oynayacak oyunlar buluyor. Eğer onu evde bırakırlarsa tabii. Genellikle bırakmıyorlar. Oysa kardeşi doğduğundan beri, “Sen büyüdün artık. Bak, abi oldun” deyip duruyorlar. Abi olmuşsa evde yalnız da kalabilir. Yalnız olduğunda daha rahat oynuyor evde. Geçen gün sandalyeleri yere yatırıp ayaklarından birleştirerek yaptığı uzay gemisi ne güzeldi. Plastik tabureyi de ters çevirip başına geçirerek uzay başlığı yapmıştı. Uzay gemisine koyduğu adı, bir kâğıda yazıp sandalyenin bacağına yapıştırdı: “Şahin III”. Daha sonra babasına gösterdiğinde,

“Neden Şahin III? İlk ikisine ne oldu?” diye sordu babası.

“Uzayda kayboldu onlar” dedi Barış da.

Sonra uzayda dolaşırken başka dünyalara rastladığını anlattı babasına. Babası gülümseyerek dinledi hep. İnanıp inanmadığını anlayamadı Barış. Oysa Venüs’te eski bir arkadaşı bile var. Adı Jan. Soran olsa Jan yazılıp Can okunduğunu söyleyecek. “Ne de olsa yabancı dil” diyecek ama kimse sormadı.

Jan’ın boyu Barış’tan kısa. Saçları dimdik. Çenesi de sivri. Kendi uzay gemilerini gezdirdi Barış’a. Uzun uzun konuştular. Bunları anlattığında inanmaz gözlerle baktı babası. Alaycı bir ifadeyle,

“Nasıl anlaşıyorsunuz?” diye sordu.

“Bizimle aynı dili konuşuyorlar ya da ben onların konuştuğu dili anlıyorum. İkisinden biri işte…” dedi.

Şu büyüklerin en basit şeylere takılıp bunları sorgulaması garibine gitti. Babasının başka şeylerle, örneğin Jan’ların mutlandırma makinesiyle daha çok ilgilenmesini beklerdi oysa.

“Evet, öyle bir makineleri var,” dedi babasının ilgiliymiş gibi görünen gözlerine bakarak. “Üzgün olduğun zaman makineye bağlıyorlar. Bedenine tellerle elektrik gibi bir şey veriyorlar. Bir güç yani… Bir anda mutlu oluyorsun. Kahkahalar içinde çıkıyorsun makineden”.   

Babasının daha sonra annesine, “Bu çocuğun hayali arkadaşları beni endişelendiriyor” dediğini duydu ama Jan’dan mı, yoksa Askıt’la Baskıt’tan mı söz ettiğini anlamadı…

                                                                                                   “Türkü Çocuk” adlı öykü kitabından alıntıdır…